TEC-SEN Header
Skip to content

DEMİREL : “Sandıktan Sandığa Hatırlanan Millet: Asgari Ücretli, Emekli ve Memur Yoksulluk Kıskacında!”

Demokrasilerde sandık, halkın iradesinin tecelli ettiği en yüce makamdır. Sandık, milletin yönetime katıldığı, ülkenin geleceğine dair söz söylediği ve siyasi iradeyi belirlediği en meşru zemindir.
Ancak Türkiye’de sandık, ne yazık ki çoğu zaman demokrasinin onurlu zemini olmaktan çıkarılıp vaatlerin havada uçuştuğu, geniş kitlelerin kısa süreliğine “baş tacı” edildiği, seçim biter bitmez ise kepenklerin kapatıldığı dönemsel bir siyaset sahnesine dönüştürülmektedir.

“ Seçim Zamanı Baş Tacı Edilen Millet, Seçimden Sonra Kaderine Terk Edilemez!”

Seçim dönemlerinde millet hatırlanır.
Memur hatırlanır. İşçi hatırlanır. Emekli hatırlanır. Asgari ücretli hatırlanır. Anne hatırlanır. Baba hatırlanır. Genç hatırlanır. Çocuk hatırlanır.

Meydanlarda sözler verilir. Kürsülerden umut dağıtılır. Beyannamelerde refah vaat edilir. Aileye destek sözü verilir. Gençlere gelecek sözü verilir. Emekliye insanca yaşam sözü verilir. Memura alım gücü sözü verilir. Çocuklara eğitimde fırsat eşitliği sözü verilir.

Sonra sandık kapanır. Kameralar gider. Meydanlar boşalır. Afişler sökülür. Sloganlar susar. Vaatler raflara kaldırılır.
Ve millet, bir kez daha hayat pahalılığının, geçim sıkıntısının, kira krizinin, borç sarmalının ve tutmayan ekonomik hedeflerin insafına terk edilir.

İşte bu nedenle bugün sormamız gereken temel soru şudur:
Millet, sadece seçimden seçime hatırlanacak bir oy deposu mudur; yoksa yılın 365 günü insanca yaşamayı hak eden bu ülkenin gerçek sahibi midir?

“Rakamların Söylediği Acı Gerçek: Çalışmak Bile Yoksulluğu Bitirmiyor”

Bugün Türkiye’de ekonomik veriler, ortalama bir vatandaşın refah içinde yaşadığını değil; geniş halk kesimlerinin adeta hayatta kalma savaşı verdiğini göstermektedir.

Temmuz 2026 itibarıyla dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için gereken açlık sınırı 35.759 TL seviyesine ulaşmıştır.

İnsanca yaşamak için gerekli olan yoksulluk sınırı ise 116.478 TL olarak hesaplanmaktadır.

Bu rakamların karşısında milyonlarca çalışanın ve emeklinin geliri derin bir uçurumu göstermektedir:

15 Temmuz 2026 tarihinde; Asgari ücret 28.075 TL, En düşük SSK ve Bağ-Kur emekli maaşı 23.552 TL, En düşük memur emeklisi maaşı 31.527 TL, En düşük memur maaşı 70.224 TL olacaktır.

Açlık sınırı 35.759 TL
Yoksulluk sınırı 116.478 TL
Tek çalışanın temel ihtiyaç maliyeti 46.248 TL

Bu tabloya göre asgari ücretli, daha ayın başında açlık sınırının altında kalmaktadır. SSK ve Bağ-Kur emeklisi açlık sınırının çok altında yaşamaya mahkûm edilmektedir. Memur emeklisi dahi açlık sınırının gerisinde kalmaktadır.

En düşük memur maaşı ise yoksulluk sınırının oldukça altında kalmaktadır. Tek bir çalışanın yalnızca temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için gereken tutar 46.248 TL seviyesine ulaşmışken, asgari ücretin 28.075 TL olması, çalışma hayatındaki gelir adaletsizliğini bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.

Yani bugün Türkiye’de yalnızca işsiz kalmak değil, çalışmak da yoksulluğu ortadan kaldırmaya yetmemektedir.

Daha açık söyleyelim:
Asgari ücretlinin geliri, dört kişilik bir ailenin yalnızca mutfak giderini bile karşılamaya yetmemektedir. Emekli maaşı, insan onuruna yakışır bir yaşamı değil, ayakta kalma mücadelesini ifade etmektedir.

Memur maaşı, kamu çalışanını yoksulluk sınırının üzerine taşıyamamaktadır. Bir ülkede asgari ücret açlık sınırının altında kalıyorsa, orada ücret politikası çökmüştür.

Bir ülkede emekli maaşı açlık sınırının altında kalıyorsa, orada sosyal devlet yara almıştır.

Bir ülkede memur maaşı yoksulluk sınırının altında kalıyorsa, orada kamu çalışanı emeğinin karşılığını alamıyor demektir.

“Sandık Meydanlarında Verilen Sözler, Mutfakta Karşılık Bulmuyor”

Seçim meydanlarında verilen sözlerin en çok duyulduğu yer mutfaktır. Çünkü geçim derdi en önce mutfağa yansır. Etiketler değiştiğinde bunu ilk anne görür. Pazar pahalandığında bunu ilk baba hisseder. Süt, yumurta, peynir alınamadığında bunu ilk çocuk yaşar. Kira arttığında bunu bütün aile birlikte öder.

Seçim dönemlerinde “aileyi güçlendireceğiz” denilir.
“Çocukları destekleyeceğiz” denilir.
“Kadınların yükünü hafifleteceğiz” denilir.
“Gençlere umut olacağız” denilir.
Fakat sandıklar kapandıktan sonra aile yine kendi kaderine terk edilir.
Kirasını kendi düşünür.
Faturasını kendi düşünür.
Çocuğunun okul masrafını kendi düşünür.
Pazar filesini kendi düşünür.
Kredi kartı borcunu kendi düşünür.
Ay sonunu nasıl getireceğini kendi düşünür.
Bu tablo, siyasetin milletle kurduğu ilişkinin ne kadar dönemsel ve çıkar odaklı hâle geldiğini göstermektedir.
Demokrasi yalnızca oy isteme sanatı değildir.
Demokrasi, verilen sözlerin arkasında durma ahlakıdır.

“Görünmeyen Kahramanlar: Ekonomik Krizin Sessiz Yükünü Anneler Taşıyor”

Ekonomik krizlerin en ağır yükü çoğu zaman hane içinde görünmez.
O görünmeyen yükün büyük kısmını ise anneler taşır. Bir evin tenceresini kaynatmak, kısıtlı bütçeyle çocukların ihtiyaçlarını karşılamak, markette en ucuz ürünü aramak, pazarda eksik alışverişi “bugünlük böyle olsun” diyerek eve dönmek, çoğu zaman annelerin omuzlarına yüklenen sessiz bir mücadeledir.

Açlık sınırının 35.759 TL seviyesine çıktığı bir ülkede, anneler artık temel gıda maddelerini bile alırken kırk kez düşünmektedir.

Süt alınacak mı?
Yumurta alınacak mı?
Peynir alınacak mı?
Et zaten rafa mı kalkacak?
Meyve çocuklara mı ayrılacak?
Anne kendi öğününden mi vazgeçecek?
Bu sorular, ekonomik kriz dönemlerinde milyonlarca evde sessizce sorulmaktadır.

Kira, Fatura ve Aidat Baskısı: Kiraların birçok şehirde ortalama 30 bin TL seviyesine dayandığı, elektrik, doğal gaz, su, internet ve aidat giderlerinin 10 bin TL’yi aştığı bir düzende, anneler yalnızca ev içi emeğin değil, aynı zamanda kriz yönetiminin de merkezine dönüşmektedir.

Kendi ihtiyacından vazgeçen anne, çocuğunun ihtiyacını öncelemektedir. Kendi sağlığını erteleyen anne, evin giderlerini denkleştirmeye çalışmaktadır. Kendi hayallerini unutan anne, çocuklarının geleceğini ayakta tutmaya çalışmaktadır.

Fakat seçim meydanlarında kadın haklarından ve aile bütünlüğünden söz edenlerin vaatleri, sandık kapandıktan sonra mutfaktaki yangını söndürmeye yetmemektedir.

“Yarınları Çalınan Bir Nesil: Çocuklar”

Bir ülkenin geleceği, çocuklarına sunduğu imkânlarla ölçülür.
Çocukların sağlıklı beslenip beslenemediği, güvenli barınma koşullarına sahip olup olmadığı, nitelikli eğitime erişip erişemediği, o ülkenin geleceğe ne kadar hazır olduğunu gösterir.

Bugün Türkiye’de çocukların en temel hakları, ekonomik sıkışmışlık nedeniyle tehdit altındadır. Yetersiz Beslenme Riski Büyüyor
Dört kişilik bir ailenin sağlıklı beslenebilmesi için gereken zorunlu gıda harcamasının 35.759 TL’ye ulaşması, özellikle dar gelirli ailelerin çocukları açısından büyük bir risk doğurmaktadır.

Asgari ücretin 28.075 TL, en düşük emekli maaşının 23.552 TL olduğu bir düzende, çocukların sağlıklı ve dengeli beslenmesinden söz etmek giderek zorlaşmaktadır.

Çocuk gelişiminde protein, vitamin, mineral ve düzenli öğün hayati öneme sahiptir.

Fakat bugün birçok aile, çocuklarına sağlıklı beslenme sunmak ile faturalarını ödemek arasında tercih yapmak zorunda bırakılmaktadır.
Bu bir tercih değil, sosyal adaletsizliktir.

Beslenme Çantası Bir Ülkenin Karnesidir

Çocuğun beslenme çantası, aslında ülkenin sosyal devlet karnesidir.
Eğer bir çocuk okula aç gidiyorsa, orada sadece ailenin değil, devletin de sorumluluğu vardır.

Eğer bir anne çocuğunun çantasına koyacak sağlıklı gıda bulamıyorsa, orada yalnızca ekonomik sorun değil, aynı zamanda sosyal politika eksikliği vardır.

Seçim beyannamelerinde yıllardır vaat edilen “okullarda bir öğün ücretsiz sağlıklı yemek” uygulaması artık ertelenemez bir zorunluluktur.

Bu mesele lütuf değil, çocuk hakkıdır.

“Eğitimde Fırsat Eşitsizliği Derinleşiyor”

Ekonomik kriz, çocukların yalnızca beslenmesini değil, eğitim hakkını da doğrudan etkilemektedir.

Okul kıyafeti, kırtasiye, servis, yemek, yardımcı kaynak, dijital araçlar ve sosyal etkinlikler artık aile bütçeleri için ciddi bir yük hâline gelmiştir.

Geliri düşük ailelerin çocukları eğitimde daha baştan dezavantajlı başlamaktadır.

Bir çocuk sadece ailesinin geliri düşük diye nitelikli eğitime erişemiyorsa, o ülkede fırsat eşitliğinden söz edilemez.
Devletin asli görevi, çocukları ailelerinin gelir seviyesine göre kaderlendirmek değil; her çocuğa eşit başlangıç imkânı sağlamaktır.
Bugün eğitimdeki eşitsizlik, yarının gelir eşitsizliğini üretmektedir.
Bugün beslenme çantası boş kalan çocuk, yarının kırılmış özgüveniyle büyümektedir.

Bugün okul masrafları nedeniyle eğitimden kopan çocuk, yarının kaybedilmiş potansiyelidir.

“Parçalanan Hayaller: Gençlik ve Gelecek İpoteği”

Bir ülkenin gençleri geleceğe umutla bakamıyorsa, o ülkenin bugünü de yarını da ağır bir tehdit altındadır.

Bugün gençler sadece sınav stresiyle, iş bulma kaygısıyla ya da kariyer planlamasıyla mücadele etmiyor.

Gençler aynı zamanda barınma kriziyle, hayat pahalılığıyla, eğitim giderleriyle, işsizlik korkusuyla ve gelecek güvensizliğiyle boğuşuyor.
Üniversite Okumak Aile İçin Büyük Bir Yük Hâline Geldi
Üniversite okuyan bir öğrencinin aylık temel gideri birçok şehirde 20 bin TL sınırına dayanmış durumdadır.

Yurt bulunamıyorsa kira sorunu başlıyor.
Kira bulunuyorsa fatura sorunu başlıyor.
Fatura ödeniyorsa ulaşım sorunu başlıyor.
Ulaşım karşılanıyorsa gıda sorunu başlıyor.
Gıda karşılanıyorsa kitap ve sosyal yaşam tamamen lüks hâline geliyor.

Bu tablo, Anadolu’dan büyük şehirlere okumaya gelen gençlerin eğitim hakkını zorlaştırmakta, aileleri ise borç ve fedakârlık sarmalına sürüklemektedir.

Yuva Kurmak Mucizeye Dönüştü

Bugün gençler için evlenmek, yuva kurmak, kendi hayatını inşa etmek her zamankinden daha zor hâle gelmiştir.

Ev kurmanın maliyeti 1 milyon TL barajını aşmıştır. Mobilya, beyaz eşya, kira, depozito, düğün ve temel ihtiyaçlar derken gençler daha evliliğin başında büyük bir ekonomik duvarla karşılaşmaktadır.
Bir genç çalıştığı hâlde ev kuramıyorsa, orada yalnızca bireysel bir sorun yoktur.

Orada gelir adaletsizliği vardır.
Orada barınma krizi vardır.
Orada geleceğe dair inanç kaybı vardır.

Bugün gençlerin önemli bir kısmı artık “nasıl ev kurarım?” sorusunu değil, “bu ülkede nasıl gelecek kurarım?” sorusunu sormaktadır.
Bu soru, siyasetin duymak zorunda olduğu en ağır sorudur.

“ Emekli: Seçim Meydanlarının Hatırlananı, Ay Sonlarının Unutulanı”

Emekliler, bu ülkenin emeğini, alın terini ve geçmişini temsil eder.
Yıllarca çalışan, vergi veren, üretime katkı sunan, kamuya ya da özel sektöre hizmet eden emeklilerin bugün açlık sınırının altında yaşamaya zorlanması kabul edilemez.

En düşük memur emeklisinin 31.527 TL, SSK ve Bağ-Kur emeklisinin 23.552 TL aldığı bir tabloda, emekli için hayat artık dinlenme dönemi değil, geçim savaşıdır.

Emekli pazara çıkarken hesap yapıyor.
Eczaneye giderken düşünüyor.
Torununa harçlık verirken utanıyor.
Kirasını öderken çaresiz kalıyor.
Faturasını kapatırken başka ihtiyacından vazgeçiyor.

Emeklilik, insanın ömrünün sonunda onurla yaşayacağı bir dönem olmalıdır. Açlık sınırının altında emekli aylığı, sosyal devlet anlayışıyla bağdaşmaz.

“Memur, İşçi ve Asgari Ücretli: Geliri Var Ama Geçimi Yok”

Kamu çalışanı, devletin hizmet yükünü taşıyan en önemli kesimlerden biridir. Eğitimden sağlığa, adaletten güvenliğe, bürokrasiden teknik hizmetlere kadar kamu düzeninin devamlılığı memurun emeğiyle sağlanır.

Ancak bugün memur, aldığı maaşla yoksulluk sınırının çok altında yaşamaya çalışmaktadır. En düşük memur maaşının 70.224 TL olduğu bir tabloda, yoksulluk sınırının 116.478 TL seviyesine çıkması, kamu çalışanlarının da artık orta sınıf güvencesini kaybettiğini göstermektedir.

Asgari ücretli için tablo daha da ağırdır. Asgari ücret 28.075 TL iken açlık sınırı 35.759 TL’dir. Bu, asgari ücretlinin daha ayın başında açlık sınırının altında kaldığı anlamına gelmektedir.

Çalışan kazanıyor ama geçinemiyor.
Memur maaş alıyor ama borçtan çıkamıyor.
Asgari ücretli çalışıyor ama doyamıyor.
İşçi üretime katılıyor ama yaşam standardı geriliyor.
Bu ülkede çalışmak, yoksulluğu önlemeye yetmiyorsa, ücret politikası baştan aşağı yeniden düşünülmelidir.

“Sorun Sadece Ekonomi Değil, Siyasi Ahlak Sorunudur”

Bugün yaşanan tablo yalnızca ekonomik göstergelerle açıklanamaz.
Bu aynı zamanda siyasi sorumluluk ve siyasi ahlak meselesidir.
Seçim dönemlerinde vaat verip sonra bu vaatleri unutmak, milleti yalnızca oy verme dönemlerinde hatırlamak, sosyal sorunları kampanya malzemesi yapıp seçimden sonra rafa kaldırmak demokrasiye zarar verir.

Milletin güveni böyle zedelenir.
Siyasete inanç böyle azalır.
Gençlerin umudu böyle kırılır.
Emeklilerin sabrı böyle tükenir.
Annelerin sessiz çığlığı böyle büyür.
Demokrasi sadece sandık kurmak değildir.
Demokrasi, sandıktan çıkan millete hesap vermektir.
Demokrasi, verilen sözü tutmaktır.
Demokrasi, halkın yaşam kalitesini yükseltmektir.

“Çözüm: Seçim Sözü Değil, Yapısal Reform”

Bu kronikleşmiş sorunlardan kurtulmanın yolu, milleti seçimden seçime hatırlanan bir figüran olmaktan çıkarıp sistemin gerçek sahibi hâline getirmekten geçmektedir.

Bunun için günü kurtaran değil, kalıcı ve yapısal adımlar atılmalıdır.

1. Çocuklar İçin Beslenme Seferberliği Başlatılmalıdır
Kamu okullarında tüm çocuklara istisnasız olarak günde en az bir öğün ücretsiz, sağlıklı ve nitelikli sıcak yemek desteği sağlanmalıdır.
Bu uygulama proje değil, yasal güvence olmalıdır.
Ayrıca çocuk bezi, mama, çocuk giyimi ve temel çocuk ihtiyaçlarındaki vergiler sıfırlanmalıdır.
Çocuk yoksulluğu ile mücadele, sosyal devletin en öncelikli görevi olmalıdır.

2. Annelere Doğrudan Sosyal Destek Sağlanmalıdır
Çalışmayan, dar gelirli ya da gelir güvencesi olmayan annelerin banka hesaplarına düzenli “Ev ve Çocuk Destek Ödeneği” yatırılmalıdır.

Bu destek, sosyal yardım kuyruklarına mahkûm edilmeyen, doğrudan ve onurlu bir destek modeliyle uygulanmalıdır.
Mahalle kreşleri yaygınlaştırılmalı, annelerin istihdama katılımı ücretsiz kreş desteğiyle güçlendirilmelidir.

3. Ücretlerde Açlık ve Yoksulluk Sınırı Esas Alınmalıdır

Asgari ücret hiçbir koşulda açlık sınırının altında bırakılmamalıdır.
En düşük emekli maaşı açlık sınırının üzerine çıkarılmalıdır.
En düşük memur maaşı ve tüm kamu çalışanı ücretleri yoksulluk sınırı dikkate alınarak yeniden düzenlenmelidir.

Ücret artışları hedef enflasyona göre değil, gerçek yaşam maliyetlerine göre belirlenmelidir.

Enflasyon farkı zam gibi sunulmamalı, tüm çalışanlara ve emeklilere gerçek refah payı verilmelidir.

Asgari ücret, memur maaşı ve emekli aylıkları arasında sosyal adaleti gözeten yeni bir gelir politikası oluşturulmalıdır.

4. Barınma ve Kira Seferberliği Başlatılmalıdır

Barınma artık yalnızca piyasanın insafına bırakılamayacak kadar temel bir haktır. Kamusal kiralık sosyal konut projeleri hızla hayata geçirilmelidir. Boş tutulan konutlara etkin vergilendirme getirilmelidir.

Öğrenci yurt kapasitesi artırılmalıdır. Dar gelirli aileler, emekliler, öğrenciler ve yeni evlenecek gençler için kira destek modelleri uygulanmalıdır.

5. Gençler İçin Gelecek Güvencesi Oluşturulmalıdır

Üniversite öğrencilerine barınma, beslenme ve ulaşım desteği artırılmalıdır. Genç işsizliğiyle mücadele için kamusal istihdam ve nitelikli mesleki eğitim programları güçlendirilmelidir.

Yeni evlenecek gençlere faizsiz, uzun vadeli ve gerçek maliyetleri karşılayabilecek düzeyde yuva kurma desteği verilmelidir. Gençlerin geleceklerini bu ülkede kurmalarını sağlayacak güven ortamı oluşturulmalıdır.

6. Siyasi Taahhüt Takip Mekanizması Kurulmalıdır

Seçim dönemlerinde verilen vaatlerin unutulmaması için Meclis bünyesinde tarafsız ve sürekli çalışan bir “Vaat İzleme Komisyonu” kurulmalıdır. Seçim beyannamelerinde yer alan sözler düzenli olarak kamuoyuna raporlanmalıdır. Verilen sözlerin ne kadarının yerine getirildiği şeffaf biçimde açıklanmalıdır.

Siyaset, söz verip unutma rahatlığından çıkarılmalıdır. Millete verilen sözün bir karşılığı olmalıdır.

DEMİREL : “Millet Figüran Değil, Bu Ülkenin Asıl Sahibidir”

Millet, sadece birkaç yılda bir önüne konulan sandıkta oyu talep edilen bir istatistik verisi değildir.
Millet, seçim afişlerine yazılacak bir slogan değildir.
Millet, meydanlarda alkış alınacak bir cümle değildir.
Millet; alın teridir, emektir, sofradır, gelecek kaygısıdır, çocukların beslenme çantasıdır, gençlerin umududur, annelerin fedakârlığıdır, babaların dik durma çabasıdır, emeklilerin yıllarca verdiği emeğin karşılığıdır.

Bugün asgari ücretin 28.075 TL, açlık sınırının 35.759 TL, yoksulluk sınırının 116.478 TL olduğu bir ülkede, milyonlarca insan çalıştığı hâlde yoksulluğa mahkûm edilmektedir.
Bu tablo sürdürülebilir değildir.
Bu tablo adil değildir.
Bu tablo sosyal devlet ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
Annelerin market raflarındaki çaresizliği, çocukların beslenme çantalarındaki boşluk, babaların fatura öderken bükülen boynu, gençlerin ülkeyi terk etme hayalleri ve emeklilerin pazardaki mahcubiyeti siyasetin dönemsel malzemesi olamayacak kadar ciddidir.

Türkiye’nin kurtuluşu, halkı sandıktan sandığa hatırlayan geçici politikalarda değil; emeğin, eğitimin, çocukların, gençlerin, emeklilerin ve insanca yaşam hakkının merkezde olduğu kalıcı yapısal reformlardadır.

Gerçek egemenlik, milletin sadece seçim günü oy kullanmasıyla değil; yılın 365 günü onurlu, güvenceli ve insanca yaşayabilmesiyle tesis edilir.

Çünkü millet figüran değildir. Millet, bu ülkenin asıl sahibidir.

0